Kırkından Sonra İki Teker: Bir Ekmek Teknesi Olarak Motosiklet

18-10-2026 01:15
Kırkından Sonra İki Teker: Bir Ekmek Teknesi Olarak Motosiklet

1. Çıkmaz Sokağın Çıkmazı

Sene 2019. Sıfırdan başlamak zorundayım.

Cebimde ikinci el, mütevazı bir araba alacak kadar para var; ama araba alsam dükkân açamam, dükkân açsam araba alamam...

Çıkmaz sokağın çıkmazında, 35 metrekarelik küçücük bir dükkân tuttum. Sağdan soldan toplanmış çıkma raflar, evden getirdiğim bir yemek masası, bir yemek sandalyesi ve eski bir masaüstü bilgisayar... Manzara tam olarak buydu.

Motosiklet ehliyetim vardı; yıllar önce bir hevesle alınmış ama bir gün bile üzerine binilmemiş, tecrübesi olmayan bir kâğıt parçası. O dükkânın dönmesi için koli paketlemek yetmiyordu; parçayı hızla tedarik etmek, trafiğe takılmadan dükkâna getirip aynı gün kargoya yetiştirmek gerekiyordu.

Düşük bütçeyle bu çarkı döndürebilecek tek alternatif ise iki tekerdi.

Bizim kırkından sonra motosikletle tanışmamız rüzgârın peşinden koşarak, bir hobi hevesiyle olmadı. O dükkânı ayakta tutmak, ekmek teknesini yürütmek için oldu.

2. Önce Zırh, Sonra Motor ve E-5 Eşiği: Daelim S2

Daha ortada motor yokken ilk işim gidip kask, mont, eldiven ve korumalı ayakkabı almak oldu. Yıllardır yüksek cc makineler kullanan bir arkadaşım halimi görünce, "Yahu bende bile bunların hepsi yok, ne yapıyorsun?" diye takılmıştı. Ama yaş kırkı geçmişti; hata yapma lüksüm yoktu, o dükkânın bana ihtiyacı vardı.

İlk yol arkadaşım büyük kasalı ama küçük cc bir Daelim S2 oldu. Hem boyuma posuma uygundu hem de öyle deli gibi atik olmadığı için bana haddimi bildirerek, güvenle motor sürmeyi öğretti.

Motoru aldığım ilk gün, E-5’in karşı tarafındaki tanıdık bir ustaya bakıma götürdüm. "E-5’in karşısı" diyorum, çünkü benim gözümde o yol sıradan bir asfalt değil, geçilmesi gereken devasa bir psikolojik eşikti.

Bakımı yaptırdım, dönüş yolunda tam E-5 üzerindeyken önümde iki araç birbirine girdi. Aslında basit, ufak bir kazaydı; ama ben aralarından zor sıyrıldım, yüreğim ağzıma geldi.

Kendi kendime, "Bu ne böyle yahu, ne kadar tehlikeli bir işe bulaştık!" dedim. Ama belki de o ilk günkü kaza benim en büyük şansımdı; iki tekerin şakası olmadığını daha ilk kilometrede aklıma kazıdı.

(Görsel 1: Dükkânın ilk emektarı Daelim S2 ve dükkânın neşesi...)

3. Yıllar Önceki Bir Hevesin Gerçeğe Dönüşmesi: Daelim S3

S2’ye bindikçe Daelim markasını araştırmaya, internetteki blogları okuyup inceleme videolarını izlemeye başladım.

Derken hafızamda eski bir sahne canlandı: Yıllar önce, henüz motor ehliyetim bile yokken, bir galerinin önünden geçerken tamamen alakasız bir şekilde içeri girip hayranlıkla incelediğim o motor geldi aklıma: Daelim S3.

Vakit kaybetmeden S2’yi satıp, belki de Türkiye’ye gelmiş son sıfır S3’lerden birini aldım.

Bugün geriye dönüp baktığımda; kullandığım onca motor arasında beni en çok heyecanlandıran, kalbime en çok dokunan makine oydu. Atikliği, asfaltı tutuşu, virajlardaki kıvraklığı ve sunduğu konfor gerçekten sınıfının çok üstündeydi. Tam bir yol arkadaşıydı.

(Görsel 2: Yıllar önceki hevesin gerçeğe dönüştüğü gün. Sıfır Daelim S3'ü teslim alırken...)

4. Pandemi Çılgınlığı ve Japon Gerçeği: Yamaha X-Max 250

2019–2021 yılları arasında, pandeminin de etkisiyle motosiklet piyasasında akıl almaz bir furya başladı. Sıfır motorlar karaborsaya düşmüştü. Bir sıfır motor alıyor, keyifle biniyor, sonra aldığınız fiyata hatta üzerine satabiliyordunuz.

Ben de bu piyasanın cazibesine kapıldım ve sonradan çok arayacağım emektar S3’ümü satıp sıfır bir Yamaha X-Max 250 aldım.

Hani derler ya; "Japon’a geçtik, Yamaha aldık, kalitenin zirvesindeyiz!"... İşte o iş pek öyle hissettirmedi.

Kendi kendime sormaya başladım: "Kalite" dediğimiz şey bir aracın bize hissettirdiği duygu mu, yoksa sadece arıza yapmaması mı? Evet, X-Max taş gibiydi, kolay kolay arıza yapmazdı ama bana asla premium bir şeye biniyormuşum hissi vermedi. S3’ten sonra frenleri belirgin şekilde daha iyiydi, kabul; fakat trim kalitesinde bir artış yoktu. Sele ve süspansiyon sertliği yüzünden konfor düşmüştü. Kasa daha yüksek olduğu için trafikteki o kıvraklık kaybolmuştu.

Asıl şaşkınlığı ise motosiklet forumlarındaki ve sosyal medyadaki abartılı X-Max övgülerinde yaşadım. O dönem anladım ki motosiklet dünyasında insanlar bindiği motora toz kondurmuyor, kendi tercihini kusursuz ilan etmekten hoşlanıyor.

Üstelik Daelim S2’deki o düz ayak boşluğunu da mumla arar olmuştum; işler büyüyor, kutular çoğalıyordu. "Bu motorla daha fazla kilometre yapıp değer kaybetmeden hemen elden çıkarmalıyım" dedim.

5. Attan İnip Eşeğe Binmek ve İki Tekerli Kamyonet: Kymco Agility Carry 125

X-Max’i satıp bayiden bir Kymco Agility Carry 125 aldım. Bayiden çıkıp plaka bastırmaya giderken içimde ciddi bir şüphe vardı; bildiğiniz attan inip eşeğe binmiştim. Dengede durmak bile zor geliyordu.

Ama iş sahaya dönünce durum tamamen değişti!

Öndeki taşıma demiri, ayak altındaki geniş düzlük, arka çanta, koltuk altı derken ben bu motorla küçük bir hatchback araba kadar malzeme taşımaya başladım. Ön demire kule gibi kutuları lastikle bağlar, ayak arasına koli üstüne koli dizer, arka çantayı çöp poşetiyle takviye edip doldururdum. Bazen aynadan arkaya ya da ön demire bakıp "Yahu abartma, bu kadar da yüklenir mi, ne yapıyorsun?" diye kendime kızardım ama motor bana mısın demezdi! Ne bir bayılma, ne bir öksürme... Rampa mampa dinlemeden tıkır tıkır gidiyordu.

İstanbul trafiğinde saat 15:00–16:00’ya kadar kargoları hazırlar, araç kalkınca motora atlar; toptancıya, üreticiye gidip malzemeleri toplar, 18:00 olmadan dükkâna dönerdim. Bunu arabayla yapmaya kalksanız akşamı yolda ederdiniz.

Fakat madalyonun diğer yüzü vardı: Boyuma göre ufak kalan bu motorda mecburen kendimi arkaya atarak oturuyordum. Sert sele plastiği ve titreşim, bir süre sonra kuyruk sokumumda feci bir ağrı başlattı. İş öyle bir noktaya geldi ki ödem oluştu, normal sandalyeye bile oturamaz oldum. Üzerine ortopedik mavi bir minder koyup gezmeye başladım ama nafile, ağrılar geçmiyordu. Emektar dostumdan ayrılma vakti gelmişti.

Bizim sokak çıkmaz sokak olduğundan Kozyatağı standartlarına göre kiraları ucuzdu; bu yüzden sokakta tam 4 tane su dağıtım bayisi vardı. Bir gün sucu arkadaşlardan biri elinde damacanayla dükkânın önüne geldi. Damacanayı motorun orta ayak boşluğuna oturttu; sonra ön demire baktı, arka demire baktı, gözleri parladı. Elini uzattı: "Satar mısın?"... Oracıkta anlaştık.

(Görsel 5: Ön demir, ayak boşluğu ve arka çanta tepeleme dolu Kymco Carry. İki tekerli kamyonet devri!)

6. Yağmurlar, Kurulmuş Saatler ve Bir Hata: SYM Joyride 300

Kymco gidince yeni bir arayış başladı: Kasası büyük olsun, motoru güçlü olsun, ama ayak altı yine koli koymaya müsait düz kalsın... Derken motosiklet serüvenimin en hatalı hareketini yapıp SYM Joyride 300 aldım.

Motor 300’lük ama kasa 300’lüğe göre değil; tekerler 16 inç ama şasi o tekere uymamış. Satın aldıktan birkaç gün sonra hatamı anladım ama iş işten geçmişti. "Neyse, fiyatlar artıyor ya, biraz biner satarım" dedim. Aylarca bekledim; memlekette dolar arttı, diğer tüm motorların fiyatı uçtu, Joyride’ın fiyatı bir kuruş artmadı!

Üstüne dertler sıraya girdi: Önce marş motoru bozuldu. Ön amortisör kulelerinin boyaları dökülmeye başladı. Bir sabah anahtarsız çalıştırma sistemi sustu. Kumandanın içindeki mekanik anahtarı çıkarıp çalıştırarak servise gittim. Usta ruhsata baktı ve yarama tuzu bastı: "Abi garanti 2 gün önce bitmiş." Ruhsata baktım, gerçekten tam 2 yıl 2 gün! Sanki fabrikada içine saat kurmuşlar gibi, ne tesadüf!

O sıralar iş yerimi Yedpa Ticaret Merkezi'ne taşımıştım. 2025 kışını bu motorla geçirdim. Hava çok soğuk değildi ama bir şehirde aylarca aralıksız yağmur mu yağar? İstanbul senelerdir kuraklık çekerdi; meğer bereket benim taşınmamı bekliyormuş! Yağmur yağdığına üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi ama her Allah'ın günü ıslanıyordum. Anahtarsız çalıştırma zaten yok; o sağanak altında diz örtüsünün altından kontağı bulmaya çalış, anahtarı çevir, eldiveni çıkar-tak, kaskın camı buğu yapar...

Canıma tak etti: "Seni ilk isteyene vereceğim, parasına puluna da bakmayacağım" dedim. Biri geldi, yarı fiyatını teklif etti; "Al götür, hayrını gör" deyip kurtuldum.

7. Güvenlik, Olgunluk ve 3 Teker: Piaggio MP3 530

Artık iş yerim Yedpa’daydı. Malzemeler ambarla, kargoyla kapıya kadar rahatça geliyordu. Üstelik bir de panelvan araç almıştım. Yani motosikleti artık sadece yük taşımak için değil, kendi güvenliğim ve keyfim için seçebilirdim.

Yaş 50’yi geçmişti. Oturaklı, frenleri ve yol tutuşu üst düzey bir şey ararken Piaggio MP3 530 ile karşılaştım. Motor hacmi ehliyetimi kurtarıyordu. İncelemelerde herkes "devrilmeyen motor" diye övüyordu; geri vitesi de vardı, "Tam bana göre" deyip aldım.

Şunu hemen açıkça söyleyeyim: "Devrilmeyen motor" diye bir şey yok, o tamamen bir pazarlama balonu! Park ettiğinizde bir düğmeyle kendini kilitleyip dik durması dışında, seyir halindeyken bildiğiniz motosiklet; sağa sola yatıyor, dengede durmazsanız bıraktığınız an düşer.

Ama hakkını da teslim etmek lazım: Bu motorla otobanda inanılmaz rahat ettim. Rüzgâr koruması kusursuz. Yol tutuşu ve frenleme kabiliyeti bambaşka bir seviyede. Ayak frenine bastığınız anda 3 tekerlek birden yolu öyle bir ısırıyor ki, ABS gereksiz yere devreye girip fren mesafesini uzatmıyor. Artçıyla seyahat etmek de son derece dengeli ve konforlu.

Son Söz: Çıkmaz Sokaktan Bugüne

35 metrekarelik o çıkmaz sokaktaki dükkânda, evden getirdiğim yemek masasının başında başlattığım o mücadele; bugün Yedpa'da, Avrupa'ya parça ihraç eden bir işletmeye dönüştü.

O günlerde ekmek parasını kurtarmak için mecburen bindiğim iki teker, bugün hayatımın en vazgeçilmez tutkusu oldu.

MP3 son motorum olur mu?

Büyük konuşmamak lazım, Allah bilir... Ama içimden bir ses, ufukta yavaş yavaş bir Honda Goldwing silüetinin belirdiğini fısıldıyor...

18.10.2026
Savaş BAYRAM

ideasoft e-ticaret paketleri ile hazırlandı.